BİR P-51

August 6, 2020

Burası…

Neresi burası bilmiyorum… Uzun bir patika var önümde, usul usul kıvrılıyor ve bir yamaç boyunca ağır ağır ilerleyerek yükseliyor.

Patikanın iki yanı çeşitli çalılar, otlar, ağaçlar ve rengârenk çiçeklerle kaplı. Mor papatyalar görüyorum; sapsarı laleler, mavi güller, gün doğumu tonlarında karanfiller ve sanki fosforluymuş gibi parlayan turkuaz rengi günebakanlar…

Şu siyah renk olanlar ne ki? Zambak gibi görünüyorlar ama siyah zambak diye bir şey var mı, varsa ona siyah zambak mı kara zambak mı denir hiç bilmiyorum.

Bir süre boş boş etrafıma bakınıyor, en sonunda patika boyunca ilerlemeye karar veriyorum.

Patikanın görebildiğim son noktasına doğru ağır ve düzenli adımlarla tırmandıkça gökyüzü hareketleniyor. Bulutlar dalgalanıyor… Barındırdıkları kaosun dışarı sızmasına engel olmaya çalışır gibi görünüyorlar bir an ve âdeta için için kaynamaya, asla sonu gelmeyecek bir devinimle dönüp durmaya başlıyorlar.

Sanki her adımım bu devinimi körükleyip şiddetini artırıyor.

Yağmur mu geliyor yoksa?

Hafiften bir rüzgâr esiyor ve iyot kokuları çalınıyor burnuma…

Martıların biraz da tedirgin edici çığlıkları yırtıp atıyor fırtına öncesi sessizliğini aniden.

Deniz olmalı yakınlarda bir yerlerde… Özlemişim sanırım.

Sanki bana bağlı olmayan ve kendi başına karar verebilen bir uzuvmuşçasına daha hızlı hareket etmeye koyuluyor bacaklarım. Çok umursamıyorum; itiraz edesim de yok çünkü merak ediyorum.

Rüzgâr hızlanıyor, bulutlar ilk damlalarını büyük bir hışımla yeryüzüne fırlatmaya hazır ve tepenin üzerine ulaşmak için attığım o son adımla birlikte inanılmaz bir manzaraya bakarken buluyorum kendimi.

Her yer gri.

Dümdüz, dokusuz bir gri.

Sıradan, herhangi bir özelliği olmayan bir gri.

Üzerinde ufak tefek çizikler olan, biraz kirlenmiş bir gri.

“Fiiirrrrrrrrr” diye bir ses yankılanıyor. Aynı bir ıslığın sesine benziyor bu ses ama daha tiz… Ara ara şiddeti azalıyor, sonra yeniden yükseliyor.

“Abicim tuzu versene,” diyen Ahmet’in sesini işitiyorum sonra.

Sağıma doğru yuvarlanıyor, sakar hareketlerle telefonu buluyorum: 10.30.

Sabahın köründe uyandırılmış olmaktan dolayı öfkeliyim hiç şüphe yok ki.

Şu “fiiirrrrrrrrr” sesi yükseliyor tekrar ve henüz dışavurulamamış öfkem yerini bir an önce dindirilmeyi hak eden bir merak duygusuna bırakıyor.

Arabanın anahtarını bulup el yordamıyla doğru düğmeye basıyor, yattığım yerden kalkmadan kapı koluna uzanıyorum.

Kapıyı açmamla birlikte gem vurulamayacak bir güçle içeri dolan ışık selinin içinde ilk gördüğüm, arabanın yanında kahvaltı etmekle meşgul hâldeki dostlarım.

Sonra yavaşça yukarı çeviriyorum gözlerimi ve o aydınlığın içinden geçip giden bir güzellikle karşılaşıyorum.

Karşımdaki manzaranın gerçek olduğuna emin gibiyim aslında ama Sivrihisar bozkırının orta yerinde, güzellik uykusundan henüz kalkmış biri için bunun rüya olması da epeyce muhtemel.

Bir P-51 bu… Tepemizde dönüp duruyor ve yattığım yerden, üzerimizden uçup gidişini izliyorum Frecious Frankie’nin.

İkinci Dünya Savaşı’nda uçmuş, Nazi uçakları düşürmüş, Hollywood filmlerinde yer almış bir P-51’i, Sivrihisar’da, arabadaki yatağıma uzanmış hâlde izliyorum…

Karate Kid’i izlemiş miydiniz?

Hani Bay Miyagi yanında Daniel ile birlikte Japonya’ya gidip yıllardır görmediği babasını ziyaret ediyordu.

Uykudan uyanıp oğlunu karşısında bulan babasının Bay Kesuge Miyagi’ye söylediklerini hatırlayanınız var mı?

Eğer bu gerçekse bir daha uyumama izin vermeyin,
eğer rüyaysa beni asla uyandırmayın!

Yok… Olmayacak böyle…

En başından anlatmam lazım.

devamı gelecek…

    Leave a Reply