BİR GÜZEL KIZIN ARDINDAN

September 20, 2020

Bize geldiğinde el kadardın sen…

Herhalde bir aylık bir şeydin o zaman.

Seni bizden önce alanlar aldıkları yere geri götürmüşlerdi de o sayede bizim kızımız olmuştun.

Tülay gördü önce seni, hiç unutmuyorum gece 1 falan. Facebook’ta bir yuva ilanı. Ben zaten bir smokin delisi; seni görür görmez acaip bir istek duymuştum hayatımın bir parçası olman için.

Çok güzeldin o zaman da, aynı şimdiki gibi.

Gecenin o saatinde ilan sahibinin nişanlısını bulup onun üzerinden haber göndermiştim, “Biz bu kızı istiyoruz, hem de çok istiyoruz sakın kimseye vermeyin,” diye.

Heyecandan o gece yatasım gelmemişti hatta ve sabah olup da evimizin bir parçası olacağını öğrendiğim ana kadar dönenip durmuştum.

Bir avuç kadardın geldiğinde.

Adını o muhteşem renklerinden ve bir şarkıdan aldın.

Seni almak için Derya Hanım’ın evine gittiğimizde, salonun öbür ucundan koşa koşa gelmiş ve Tülay’ın avucunda uyumuştun.

Hatırlar mısın bilmem, seni bırakmayı istemediğimiz için yanımıza alıp Karabük, Safranbolu dolaşmıştık. Sen Derin abinin elindeki kutuda; sen, ben ve Derin, hep birlikte Mencilis mağarasında.

Acaba Mencilis mağarasını gezen başka kedi olmuş mudur, ne dersin benim biricik kızım?

Giderken bir yastığında üzerinde, benim poların altında, dönerken de Tülay’ın omzunda, sonra da çantasında uyumuştun, o muhteşem bebek güzelliğinle.

Ne güzel günler geçirdik birlikte…

Sonra Suki geldi, sen yalnız kalma diye. Tam bir şaşkalozdu…

Tülay bir süre buna nasıl bakacağız diye düşünmüştü. Belki de Suki o kadar küçük olduğu için güzel anlaşmıştınız; oyunlar oynadınız, bazen sen bunu patakladın falan.

Henüz küçükken Tülay’ın saçlarını kemirirdin… Koltuğun üzerine, hemen Tülay’ın arkasına yatardın ve bir süre sonra tutam tutam saç düşerdi Tülay’ın kafasından. Ama öyle şekerdin ki kızamazdık bile.

O dişleme huyun zamanla elektrik kablolarını hedef almaya başladı ve ben de başına bir şey gelecek diye çok korktum.

Kablolardan bir kötülük gelmedi ama ne yazık ki seni sadece üç yıl mutlu edebildik bi tanem.

Büyüdükçe gerçek bir prenses olduğun çıktı ortaya…

Asil, narin, zaman zaman hiddetli ve domuz gibi inatçı.

O inadı hayata tutunmak için kullanmadın ne yazık ki ve tüm bu güzellikler bir çığ gibi kayıp gitti elimizden.

Her akşam ayaklarıma sürünür, sonra da çalışma masamın ardındaki koltuğun hemen yanından bana bakardın ters ters… Ben elimi masaya vurunca üç defa, sanki şu oyuncak bebeklerin karnına bastırınca çıkan sese benzer bir mıırrrkkk sesi çıkarır, bacağıma ya da koltuğun kolçağına basarak gelirdin masanın üzerine.

Benim en sevdiğim ise önce koltuğun tepesin zıplaman ve masaya atlarken omzuma basman olurdu.

Sonra yatardın uzun uzun. Sırt üstü ve arka bacaklar 180 derece açılmış hâlde. Sesin çıkmazdı ama ben duyardım, “Biraz kaşısanya peder bey,” diye fısıldadığını.

Bazen işim olurdu, seni yeterince memnun edemeyen şekilde tırıskadan kaşırdım ve sen de iki dakka içinde bunu anlar ve hemen giderdin kös kös. Hareketlendiğini görünce seni durdurmak için elimden geleni yapardım ama ah o işe yaramayan inadın yok mu, mümkünatı olmazdı gidişini engellemenin.

Böyle bozuk bozuk giderken, peşinsıra bakar ve arka bacaklarındaki tüylerle dalga geçerdik hep. Sanki tüyden bir paçalı don giymişsin gibi görünürdü bize.

İpek gibiydi tüylerin.

Yumuşacık…

Şimdi düşündüm de ipek nasıl çok bilmiyorum aslında ama yumuşak bir şeylerden bahsederken benzetmek için hep ipek gibi denildiğine göre senin tüylerin gibi olmalı ipek.

Ah işte o ipek gibi tüyler getirdi hayatımıza renk veren mevcudiyetinin sonunu.

Uzun tüylü kuyruğunu en alt basamağa uzatır, koca poponu orta basamaya yerleştirir, kollarını da üst basamağa koyup otururdun.

Hani şu sıvı kediler gibi…

Bir Z harfi gibi olurdun…

Şimdi nasıl pişmanım o hâlinin fotoğrafını çekmediğime.

Bir şeyleri ağzına alıp oradan buraya götürmeyi nasıl severdin, hatırlıyorsun değil mi?

Aklına ne gelirse…

Minik bir oyuncak, sana türlü şekillerde saldıran hain bir fasulye parçası mesela…

Hani bir seferinde kendi boyunun 200 katı büyüklüğünde bir yoga matını iki kat yukarı çıkarmıştın…

Kızmak lazımdı ama sana kızmamız mümkün değildi ki bizim.

20190609-019

Ersoy bunu mamayla ilişkilendirse de ben asla kabul etmeyeceğim… Severdin sen beni, hatta beni en çok seven kedimizdin sen.

Her gece gelirdin yatağa… Bir süre, sanki benimle hiç alakan yokmuş gibi dolanırdın etrafta ama ben bilirdim aklından geçeni. Yorganın üzerine hayatta yatmaz, yorganın açılmasını isterdin. Ben yorganı açardım sen altına girer ve sırtın karnıma yaslanacak şekilde yatardın yanıma.

Üzerinin örtülmesi de şarttı tabii ki…

Kafanı koluma yaslar, sonra da kolumu yalardın. Aramızda bir anlaşma yoktu ama bunu yapman da benim seni öpmem anlamına gelirdi.

Gözlerini kısıp bakardın bana, içim cıvıl cıvıl olurdu sevinçten.

Cehennem sıcağı çektiğimiz bu yaz boyunca nasıl karıştım tere kaç defa…

Zor günlerimiz de oldu.

Sindirim sisteminle ilgili sorunlar yaşadık pek çok kez. Gaz gidericiler, famodinler hep hızla çözmüştü sorunları ama bu sefer öyle olmadı.

20191214-022

Bir perşembe akşamı başladı her şey.

Bacaklarıma sürünüp benden mama istedin, her zaman yaptığın gibi.

Ben de her zaman yaptığım gibi yapıp mama verdim sana, bunun elimden yiyeceğin son mama olacağına en ufak ihtimal vermeden.

Bir iki kıtırdattın ve sonra da kusuverdin yediklerini.

Cuma sabahı veterinerimizdeydik ve tedaviye hemen başladık.

Serumlar, ilaçlar, röntgenler birbirini kovaladı ve pazartesi ameliyata aldılar seni. Ben kapıda bekledim zırıl zırıl ağlayarak ama sanki zaman durmuş gibiydi…

Ameliyatın bitip kendine geldiğini ve o narin bağırsağından kocaman bir tüy yumağı çıktığını öğrendiğimde nasıl da sevindiğim biliyor musun?

24 saat, 48 saat, 72 saat…

İlk gece kritikti ve çok zor geçti hepimiz için…

Üçüncü gün en iyi olduğun gündü ve popondan bir şeyler çıkmasına bu kadar sevineceğimi asla düşünmemiştim.

Sonra her gün işler giderek çatallandı.

Sen kuvözde ve bana hafif karakter atarak serumlarını alırken ben iyileştiğinde sana vereceğim salamları, pişireceğim balıkları, suyunu lüpürdeteceğin tavukları anlattım sana.

Olmadı.

Bağırsaklarını çalıştırmayı bir türlü kabul etmedin.

O keçi inadınla bizi bırakıp gitmeyi tercih ettin…

Neden böyle yaptın be güzel kızım?

Daha birkaç saat önce, seni alıp eve götürmek için veterinerde serumun bitmesini beklerken birden kusmaya başladın.

O minicik kalbin durdu ama dedim ya çok inatçıydın…

Kalbin yine çalıştı ama bir daha kusarsan çok tehlikeli bir durum oluşacaktı.

Bir karar vermek lazımdı.

Ve o kararın hemen verilmesi gerekti.

Çok zayıf olmana rağmen kendimi şansının döndüğü anın bu olabileceğine inandırmıştım ve o güzel bedeninin bir daha açılması senin kurtuluşun gibi geldi bana.

O koşullar altında verilebilecek tek karar buydu ne yazık ki.

Seni ikinci kez ameliyata aldı Ece ablan.

Belki de bağırsaklarda bir sorun vardı ve anesteziye dayanabilirsen bu ameliyattan her yer toparlanmış hâlde çıkabilecektin.

Sonra kapı eşiğinde bir gölge belirdi biz çene çalarken, “Olmadı,” dedi, son derece üzgün bir şekilde.

Ama o narin bedeninin içine baktığımızda gördüklerimiz yıktı bizi asıl.

İşin bu noktaya gelmesine neden olabilecek hiçbir şey yoktu be güzelim.

Sadece senin bu dünyadan ayrılmak için kullandığın o lanet olasıca inadın kalmıştı geride…

Birkaç gün önce, ümitsizliğe düşmüş ve yılmış bir hâldeyken, senin o can sıkıcı hâlini görünce, “Acaba hiçbir şey yapmasak mı?” diye sormuştum Ece ablana.

Aslında benim hayat felsefemi özetliyordu aldığım yanıt… “Elimizde ne silah varsa kullanacağız. Silahımız kalmaz ise, taş atarız!”

Taşı da attık.

Yapabileceğimiz her şeyi yaptık prenses!

Olmadı.

Bırakıp gittin.

Gitmek için inat ettin âdeta.

Birazcık çabalayıp böylesine kapatmasaydın kendini, belki de kucağımda uyuyor olacaktın şimdi.

Nasıl oldu da her şey böylesine hızlı bir şekilde boka battı bilmiyorum ama bu haksızlık… Seninle sadece üç yıl birlikte olabilmemiz büyük haksızlık…

Adaleti yok bu dünyanın…

İnanacak bir şey de yok…

Aynı yapacak bir şey olmadığı gibi.

Tamam, sen istediğini yaptın, çekip gittin…

Gözyaşlarıma engel olamadığım bir yerde bırakıp gittin beni…

Ama dert değil…

Umarım mutlu olduğun bir yer vardır ve sana vereceğim salamlardan mahrum kalsan da gerçek huzura ulaşmışsındır.

Bunları yazdığıma inanamıyorum ama güle güle biricik kızımız.

Lütfen sen de asla unutma bizi.

20200301-048

    2 Comments

  • Yaşar Morpınar September 22, 2020
    Reply

    😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪😪..
    Kizimda 6 yasinda 3 kedi, bende 1 aylik 2 yavru olan 70 yasinda bir adami okurken aglatan bu yazi icin, kedisi olmayanlar bilmez, ne yazsam az..

    • bogacerkan September 22, 2020
      Reply

      Yaşar Bey, öncelikle zaman ayırıp yorum yazdığınız için çok teşekkür ederim. Çok haklısınız, bu ancak yaşayanların bileceği ve bu varlıklara değer verebilenlerin anlayabileceği bir şey ve ne yazık ki hepimiz bir gün bunu yaşıyoruz. Sizi üzmeyi hiç istemezdim ve aslına bakarsanız klavyenin karşısına otururken bunun kızımla geçirdiğimiz güzel günleri anlatan bir yazı olmasını amaçlamıştım ama şimdi görüyorum ki bende yarası çok tazeyken yazmışım.

  • Leave a Reply