Москва / Gün 3

March 11, 2015

Nerede kaldığımı (yani en son hayatın hangi aşamasını anlattığımı) anlamaya çalışarak son yazının sonunu okuyordum, baktım ki, “Günü harcamamak için saati 11’e kurdum” demişim. Ulan zaten uçak üçlü bir şeyde kalkıyor, daha günü harcamaması mı kalmış? O saatte uyanmayı planlıyor ve gecenin beşinde yatıyorsan geri dönememe durumu bile söz konusu aslında. Pegasus’ta aman var mı? Yok, elbette. Allah korusun meleye meleye verirsin deve yüküyle parayı da yine dönemezsin geriye.

Neyse, uzatmaya gerek yok (gerçi bugün olan biten pek fazla bir şey olmadığı için uzatmak da faydalı olabilir ama), saat 11 gibi uyanıyorum. Kaldığım yer biraz tuhaf aslında; daha doğrusu bizim alışık olduğumuz yerlerden değil. Öyle miydi böyle miydi diyerek aptalca sorularımızı yöneltebileceğimiz birileri yok ortalıkta. Burası tek bir şeye hizmet ediyor: Para ödememin nedeni olan tek şeye; gece olup da karanlık çökünce istediğin saatte yatağa girmek ve gündüz olup da her yer aydınlanınca kalkıp gitmek. Fazlasına gerek yok. Bu kadarı yetiyor.

Ben de eşyalarımı toparlıyorum hızlıca. Zaten çok fazla bir şey almadığım için yanıma, gerçekten de kolay oluyor. En kısa zamanda tripodumu koyabileceğim bir sırt çantası almam gerektiğini düşünüyorum çünkü taşımam gereken en problemli eşya tripod.

O sırada farkında değildim ama aslında epey soğuk olması beklenen bir zamanda gelmiştim buraya ama hava şansıma hep iyi gitti ve kaldığım yer de fena halde sıcak ne yazık ki. Elimden geldiğince hızlı bir şekilde eşyaları çantaya tıkıştırıp, ter içerisinde çıkıyorum odadan.

Ben çıkarken kimse yok ortalarda. Anahtarı kapının üzerinde bırakmanın yeterli olacağına kanaat getirip anahtarı kapının üzerinde bırakıyor ve çıkıyorum. Uçağıma yaklaşık dört saat falan var ama benim kafamda hâlâ bir şeyler yapabilir miyim düşünceleri dolanıyor.

Dün gece fotoğraf çekmek için gittiğim Kurtarıcı İsa Katedralini bir de gündüz gözüyle görmek ve köprüden birkaç fotoğraf çekmek için biraz fazla taban tepmeyi göze alıyorum. Ne ilginç, dün gece aynı yerdeyken tam arkamda kalan etkileyici “anıtı” görmemiştim bile. Bu “anıt” Peter the Great anıtı. Tam da kendi karakterimize uygun bir şekilde akılsızların “the great” olarak adlandırdıkları adama Deli Petro demişiz. Eh, gavurun aklı bu kadar işte.

Bu anıt 98 metre yüksekliğinde ve Rus donanmasının 300 yılı onuruna 1997 yılında yapılmış. Gece saatlerinde uzun uzun burada takılmış olmak ve gündüz saatlerinde buraya uğramamış olsam böyle bir şeyin varlığını fark etmeyecek olmak çok tuhaf. Tam bir Meg Ryan, Sliding Doors olayı. Gerçi bunu görmüş olmanın da hayatımda bir fark yarattığını söyleyebilir miyim emin değilim ama olsun, ilginç yine de.

Kızıl Meydan’a son bir ziyarete karar veriyorum. Lenin Amca, “Gitmeden uğramazsan darılırım!” falan demişti, gidip bir de gündüz gözüyle göreyim diye düşünüyorum ben de.

Eh, zaten KM yürüyüş mesafesi ya, ben de bu durumu kullanmaya ve son bir iki gündür sık sık yürüdüğüm yolu yeniden yürümeye karar veriyorum.

Gündüz saatlerinde her şey bir başka görünüyor ve burada da aynı durum söz konusu. Gerçi kötü değil. Bir miktar boş boş dolanıyorum ortalarda. Sonra Lenin’in mozolesi önünde fotoğraf çektirenler çarpıyor gözüme ve ben de denemeye karar veriyorum. Adamın birinden rica ediyorum ve adam Ara Güler çıkıveriyor. Yok hafif sağa dön, yok bana bak, yok masum görün, dişlerini çıkarma, sırıtma falan… Yaklaşık altı yedi saat kadar evirip çeviriyor adam beni…

Uçağı kaçırma ihtimali yavaş yavaş arttıkça bende bir panik başlıyor ama yine de bir Starbucks’a uğrayıp kahvemi alıyorum. Nerden gitsem, şu istasyon muydu bu muydu falan derken epey bir zaman geçiyor ama en sonunda her şey yoluna giriyor ve planladığımdan erken bir saatte kendimi havaalanına giden tren hattının istasyonunda buluyorum. Buradan trene binecek ve yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuğun ardından Domododevo’da olacağım.

Tren geliyor, makinistle işaretleşip kokpite girmeyi deniyor ve buz gibi bakışlarla karşılaşıp bunun olabilecek bir şey olmadığı mesajını alıyorum. Aman bana ne be! Siz bilirsiniz; kaybeden sizsiniz ben değilim.

Bir koltuğa yerleşip Facebook’tan birileri ile yazışmaya başlıyorum. Madem ki hayatlarımızı ele geçirdi, madem ki ulaşabiliyor olduğumuz insanlar bizim için değerli olanlar, ben de ulaşabileyim ulaşabildiklerime.

Havaalanına vardığımda yine tahminlerimden erken saat. Irish Pub mı diyor yahu şurda? A hakkaten… Üstelik havaalanı buradaki gibi inanılmaz fiyatlar da çıkarmıyor insanın karşısında. Oturup bir bira söylüyorum kendime. Uçak fiyatlarıyla herhangi bir şey yiyemeyeceğimi düşünerek bir hamburger ısmarlasam mı diye düşünüyorum ama yok artık… ne de olsa 8-10 saate evde olacağım, boşuna para harcamayayım, gidince tost yaparım kendime.

Free shop ziyaretleri var sırada. Son zamanlardaki hastalığımı yatıştırmak için bol bol Jagermeister alıyorum hemen. Sonra yavaş yavaş gümrük tarafına doğru ilerliyorum zira uçağın saati yaklaştı. Daha önce girmediğim bir alet var burada. Bas ulan ayaklarını şuraya, diyen bir işaret var yerde. Oraya basıyorum. Sonra birileri bağırmaya başlıyor ama anlamıyorum. “LAN KOLLARINI HIYAR… KALDIR HEMEN…” türünden bir şeyler diyor olmalı. Kaldırıyorum. Etrafımda bir şeyler dönüyor. Bir tür X-ray bu. Ulan bu herif her şeyi gördü mü yani?

Uçağa biniyorum, kokular sarıyor etrafı; eti, tavuğu, mantarı… artık her neyse. Hiç aldırmıyorum zira aklımda eve gidince yapacağım tost var. Alta ince ya da belki de kalın bir kat salça… Varsa kaşar, varsa en dış katmana da tost ekmeği. Hatta içine nane ve kırmızı biber. Bir de ince dilim domates ekleyebilirsem eğer, dadından yenmez… ne de olsa home sick olmuşum.

İstanbul’da inip THY’ye transfer oluyorum. Aaa bedava sandviç var! Yesem ya.

O oluyor bu oluyor şu oluyor… Evdeyim en sonunda. Yorgun muyum? Evet, tabii ki… Huzur var mı? Evet… hem de nasıl.

Yolda olmalıyım ben.

Oraya buraya gitmeliyim.

Bilet alsam ya kendime…

Acaba nereye nereye…

Tostumu yedim bile.

    Leave a Reply