Москва / Gün 2 METRO ÖZEL

March 10, 2015

Otele geldim gelmesine de ayağına kara sular inmek denen şeyin ne olduğunu sanırım artık kesinlikle biliyorum. Ayaklarımın rengi dünkünden daha koyu olabilir mi? Yok canım, daha neler… Değildir değildir.

Onca yorgunluğa ve ayağımda çıktığını düşündüğüm yaralara rağmen azmimden hiçbir şey kaybetmemiş durumdayım. Otelde yatıp uyumaya mı geldim ben binlerce kilometre öteden? Saat sanırım 6-7 gibi ve öncelikli hedefim mecburen uzak kaldığım Facebook’a dönmek, tanıdığım tanımadığım, bildiğim bilmediğim, benim için önemli önemsiz insanların yaptıklarını gözden geçirmek, arkamdan söylenen bir şey var mı ya da sevdiğim sevmediğim insanlar neler yapmış diye kontrol ettikten sonra yeniden sokaklara atmak kendimi. Belki bu arada bir şeyler de yerim. Ne de olsa insanın sadece ruhumu doyurması ayakta kalmasının garantisi olamaz. Bu bedenin mazuta da ihtiyacı yok mu?

Ama çok sıkıcı yahu. Moskova’ya taşınsam daha iyi olur mu acaba? Keyfim gıcır burada ve sizin oraya dair hiçbir şey yok aklımda. Bunun nasıl bir his olduğunu aklımın bir köşesine kolay kolay silinmeyecek şekilde yazmalıyım. Bundan sonraki seyahatler için iyi bir referans noktası ve kaybetmemem lazım. Neyse, çok düşünmek iyi değil; zaten düşünecek zaman da yok. Hadi yeniden dışarı at kendini Boğaç, bakalım neler olacak?

Papa’s’da yaşadığım inanılmaz “happiest hour” deneyimini unutamıyorum ne yaparsam yapayım. Long Island hakkında 1 = 4 gibi bir denklem çıktı karşıma ve Devrim Hocam’a ne kadar anlatsam hayatta inanmaz, ne kadar ısrar etsem böyle bir şeyin mümkün olabileceğini kabul etmez bence. Bu deneyimin gerçek olup olmadığına emin olmalı, gerçekse 2 = 8 olayının nasıl bir şey olduğunu denemeliyim. Yanlış hatırlamıyorsam, bu deneyimi saat 1 sularında yaşamıştım ama henüz saat 7,5 türevlerinden. E nasıl olacak bu iş? Metronun tatlı kollarına atarak kendimi tabii ki.

Metroda geçen saatler, özellikle de iş çıkışı saatleri değilse huzurlu aslında. İlgimi çeken birkaç şeyi aynı anda ve para harcamadan yapabiliyorum. Birincisi etrafımdaki insanları rahat rahat gözlemlemek mümkün metroda. Her istasyonda, her trende farklı insanlar, farklı yüzler, hatta farklı trenler geliyor insanın karşısına. Tek sıkıntı var, o da insanlar ne kadar farklı olursa olsun yaptıklarının aynı olması. Ellerindeki aptal telefonlarla meşguller, başka bir şey yapıyor değiller. Ama bir yandan da bunu doğal karşılamak gerekmiyor mu? Ne yapacaklardı yani? Karşılarındaki insanların donuk yüzlerine bakmak, sıkıcı sıkı ve tek başına oturmaktansa çeşitli elektronik mecralar vasıtasıyla sevdikleri, değer verdikleri insanlarla birlikte oldukları için suçlamak mümkün mü insanları? Akıllı telefonlar yokken herhangi bir otobüste, trende ya da metroda halay çekerken görmüşlüğünüz var mı insanları? Eskiden farklı olan neydi de ben şimdi bozuluyorum bu duruma? Açık konuşmak gerekirse, trendeki insanlara bakınca benim bu huysuzluklarıma aldıran herhangi biri de yok gibi görünüyor. Daha fazla surat asmaktansa ben de bu hengameye ayak uydurup telefonu mu alsam elime… Herhalde be koçum kim tutar seni… Yürü bea! Yürü bea!

Yanlış hesaplamıyorsam üç farklı trenle karşılaştım metroda. Bunlardan en yeni olanında hangi istasyonda olduğunuzu ışıklı bir şekilde gösteren tabelalar vardı ve turistlerin en sık kullandığı hatlarda bu trenlerden çalışıyordu. İkinci grup trenler daha standart, daha eski ve belki de çok fazla kişilik sahibi olmayan trenlerdi. Hafızam beni yanıltmıyorsa sadece tek bir kez denk geldiğim üçüncü bir sınıf var ki (ki kendine editör diyen biri böyle bir cümleyi nasıl kurar anlıyor değilim) en güzeliydi. Aydınlatmayı vagonun sağında solundaki küçük abajurlar sağlıyordu ve bunu fark ettiğimde çok şaşırdım. İnsanlar aynıyken vagonların değişmesinin içerideki atmosferi böylesine değiştiriyor olması şaşırtıcıydı aslında. Demek ki hayatlarımızda yer alan bir sürü değişken, her şeyi, o an içinde bulunduğunuz durumu etkileyen birkaç küçük ayrıntı yüzünden çok farklı şekillerde algılamamıza neden oluyor. Neyse, basit, yeterince akıl ifade edemeyen cümleler kurarak haddim olmayan derin konulara girmeye çalışmayayım ben, en iyisi devam etmek galiba…

Bu akşama, gelmeden önce ufak tefek araştırmalar yaparak hakkında biraz bilgi topladığım Moskova Metrosu’nda gezerek başlamak niyetindeyim. Şimdi düşününce komik geliyor aslında… Moskova’da tek başınayım ve metroda gezmek gibi bir niyetim var. Ancak yine şimdi düşününce yine komik geliyor ki bunu yapmasaydım da eksik kalırdı. Çok güzel ve etkileyici istasyonları var bu şehrin. Fotoğraflara bakarsanız bunu siz de fark edecek ve belki de bir gün Moskova Metrosu’nda gezmeyi isteyeceksiniz. Benim kadar abartmamak koşuluyla tavsiye ederim. Bir iki istasyonda trenden inip şöyle bir etrafa bakmak, etrafı incelemek ilginç olabilir sizin için de.

Bazı istasyonlar gerçekten de fazlasıyla yer altındalar. Yürüyen merdiven denen şeyin nasıl olabileceğini burada anlıyor insan. Oldukça dik bir açıyla, iniyor da iniyor. Bizim metrolardaki merdivenler bunların yanında oyuncak gibi. Birkaç istasyonun aynı yerde olduğu durumlarda ise işler biraz karışabiliyor. Budapeşte’dekiler çok hızlıydı; bunlarda sürat ön planda tutulmamış belli ki. Zaten buna gerek de yok çünkü tüm hatlarda, açılış saatinden kapanış saatine, 3 dakikada bir tren geliyor ve yanılmıyorsam gece 1’e kadar çalışıyor metro.

İnternetten edindiğim bilgilere bakılırsa, inşaatı 1931’de başlamış ve iç mimari ve dekorasyon açısından dünyanın en güzel metrosu olarak kabul ediliyormuş. Şu an için 182 istasyonu olan bu devasa organizasyon, her gün 9 milyon kişinin bir yerden diğerine ulaşmasını sağlıyormuş. Gerçi fotoğraflarım üzerinde çalışırken 1917 tarihi de gördüm ama lanet olasıca Kiril alfabesi nedeniyle bunun ne anlama geldiğini bilmem mümkün değil.

Sağda solda görüp duruyordum. Metroda, daha doğrusu vagonlarda bedava internet olduğu yazıyor ama ben bir türlü başaramadım bağlanmayı. Hani hep konuşulan bir şey vardır, hani, “Medeni insan kitap okur, gazete okur… Bizde hayatta olmaz ama Avrupa’da ya da kültürel anlamda ileri herhangi bir yerde metroya bindiğinizde bir sürü insanın kitap okuduğunu görürsünüz,” derler ya… Sakın inanma kardeşim sen, hikâye. Belki bir zamanlar doğruydu bu ama şu anki durum bambaşka.

Bizdeki metroda kitap okurken göreceğiniz insanların sayısı, Moskova metrosunda kitap okurken göreceğiniz insanların sayısından daha fazla olabilir çünkü Moskova da aptal telefonlara yenik düşmüş durumda. Oldukça yüksek sayıda insanın elinde şu hepimizde olan aptal telefonlardan görüyorum. Özellikle de bedava internet denen şey varsa ve buna bağlanmayı becerebiliyorlarsa neden olmasın zaten? “Benim için önemli önemsiz insanların yaptıklarını gözden geçirmek, arkamdan söylenen bir şey var mı ya da sevdiğim sevmediğim insanlar neler yapmış diye kontrol etmekle zaman geçirmek varken yemişim kitabı,” diyor buradakiler de. (Bu arada kendimi de özel bir yere koyuyor olmayı hiç istemem… ben de yemişim kitabı!)

Yaşlı, huysuz ve çağa ayak uyduramayan hâlimi daha fazla ön plana çıkarmadan yürüyeyim bari…

Bir sürü insanın elinde cep telefonu, bir sürü insan aptal telefonlarıyla meşgul ve herkes kendi dünyasına kapanmış durumda burada da. Demeyeyim diyorum falan da duramıyorum yine… Bunun sonu ne olacak acaba? Sanırım bir süre sonra yerimizden kıpırdamamıza ya da herhangi bir organımızı hareket ettirmemize de gerek kalmayacak çünkü her şey belki de bir yerlerimize saplanmış çipler, devreler, borular, kablolar, hortumlar sayesinde olacak. Matrix’teki kuluçka muhabbeti işte. Acaba şu anda bu şekilde yaşıyor ve fark etmiyor olabilir miyiz? “Mavi mi kırmızı mı?” ne önemli bir soruymuş aslında; keşke mavi deseymişim.

Öf ya… ben bu yazıya başlarken bütün huysuzluklarından arınmış, seyahatini bloğunda yazan, olgun, belki kendi çapında kendini derin sanan, kültürün de önemli olduğu bir yolculuk yapan, heyecan verici, sıkıcı olmayan, birlikte olmak ve birlikte zaman geçirmeyi isteyeceğiniz türden biri gibi görünmeyi planlamıştım ama korkarım bunu başaramadım ve her zamanki hâlimle çıkıp ortaya, mağdur ettim kendimi. Ama bütün bunlar olmak zorunda hissetmiyorum kendimi ne yazık ki. Neysem oyum. Yapacak bir şey yok. Saf saf, kendi bildiklerinden fazlasına aklı ermeyen, hatta ancak farkında olduğu şeyleri dile getirebilen Boğaç var karşınızda! Merhaba.

Bu andan önceki 1041 kelimeyi yazmaya gerek yoktu belki. Belki de çok değişik bir şey değil ama ben bunu yaptım bir iki saat boyunca. Mal mal Moskova Metrosu’nda gezdim ve fotoğraf çektim. Hatta itiraf edeyim, yanımda tripod da vardı. Şu ana kadar yazdığım 1081 kelimeyi (bunu kontrol eden varsa şapkamı çıkararak selamlıyorum kendisini) okuyanlar, korkarım Facebook’a bakmak, tanıdıkları tanımadıkları, bildikleri bilmedikleri, onlar için önemli önemsiz insanların yaptıklarını gözden geçirmek, arkalarından söylenen bir şey var mı ya da sevdikleri sevmedikleri insanlar neler yapmış diye kontrol etmek yerine boşa vakit geçirdiler çünkü bunca yazılanı bir çırpıda özetlemek mümkün…

Ben, Boğaç, Boğaç Erkan, akşamın bir saatine kadar metroda gezdim ve başka herhangi bir şey de yapmadım…

İnanmıyorsanız fotoğraflara bakın!

Yazarın kendisine notu: Yuh kardeşim ya! Sus artık!

    Leave a Reply