Москва / Gün 1 Kısım 3

March 9, 2015

Bir süre hiçbir şey yapmadan, öylece duruyorum. Buraya kadar iyi geldim gelmesine de bundan sonra ne yapabileceğim hakkında bir fikrim yok. Aziz Vasili Katedrali’nin oralarda dolanıyor etrafımı izlemekle yetiniyorum.

Arada bir gönderdiğim fotoğraflara bakıp altına yazdıklarımı okuyanlar bilir, Türkiye’deki insan çeşitliliği konusunda şikâyetlerim var ve buraya gelirken bir yandan da portre çekebileceğim ilginç insanlar görebileceğimi düşünmüştüm. Ancak neden bilmem üzerime bir tür durgunluk, alışık olmadığım türden bir dinginlik çökmüş durumda.

Hazır bu dinginliğin etkisindeyken biraz da dinleneyim bari diyerek bir kenara çöküyorum. Aslında tuhaf şu anki halim. Evde olsam bilgisayar başında çalışıyor ya da saçma sapan başka şeylerle uğraşıyor olacaktım ama şimdi evimden binlerce kilometre uzakta, Kızıl Meydan’da, oturmuş insanları izlemekle meşgulüm.

Herkesin yüzünde benzer ifadeler var. Katedralin etrafındakiler genellikle selfie ya da usfie çekmekle meşguller ve bununla uğraşır ve çektiklerini sosyal mecranın türlü kanallarından hevesle paylaşırken o an bulundukları yeri ne kadar yaşıyorlar emin değilim. Aslında bu durum benim için de geçerli ve bu sosyal medyadan çok çok önce de böyleydi benim için. Ne eğlenceli yerlerde, ne ilginç şeylerin ortasında bulundum ama fotoğraf çekmeye çalışırken kim bilir neleri kaçırdım ya da yeterince yaşayamadım bilemiyorum. Düşünüyorum da, ara ara bir nefeslenmek, makineyi elimden bırakıp etrafı şöyle doya doya içime çekmek de güzelmiş.

Belki de çok geride kaldım ama selfie çubuğunu ilk kez bu akşam gördüm ben. Bildiğin sopa işte. Üç dört kişinin elinde var ve kendilerini çekiyorlar, arka plana o an hoşlarına giden bir şeyler koyarak. Yahu bu Kızıl Meydan’ın yerleri soğuk… alt taraftan soğuk almak hafiften işkenceye dönüşür gibi olunca ben de gidip patlatıyorum bir selfie. Etrafta tripod kullanan bir ben varım. Sonra Koreli gibi görünen biri gelip kendisinin fotoğrafını çeker miyim diye soruyor. Elinde benimkine benzer bir makine var ve ben de ancak benim fotoğrafımı çekerse çekeceğimi söyleyerek (daha doğrusu işaret ederek) alıyorum makinesini elinden. O duruyor ben çekiyorum, ben duruyorum o çekiyor. Hepimiz kardeşiz dedikleri bu olsa gerek.

İlk başta hiç hoşuma gitmeyen panayıra doğru seğirtiyorum yavaştan. Önünden geçerken KACCA görmüş ve para vermeye hiç niyetim olmadığını fark etmiştim ama şimdi daha yakından bakınca panayır kısmına girmenin paralı olmadığını görüyorum. İyi de bu KACCA da ne içindi ki falan derken birden düşüyor jeton. Yuh! Adamlar Kızıl Meydan’ın orta yerine buz pateni pisti kurmuşlar. Yine o tuhaf hisler eşliğinde pistin girişine doğru ilerleyip oradan duran adama fotoğraf çekmemin mümkün olup olmadığını işaret ediyorum o da beni tam ters tarafa gönderiyor. Sanırım diğer tarafta kayanları izlemek için kullanılan bir platform var. Sonra.

Panayır alanına girince birkaç yemek standı, el işi satan küçük kulübeler, bir atlıkarınca, inip kalkan balon gibi şeyleri barındıran bir döner geçer alet vb gibi şeyler karşılıyor beni. Sanki Moskova’da değil de Wisconsin’deyim. Acaba bu Amerikan sineması bizi çok mu etkiledi? Bizim Amerikan bellediğimiz şeylerin bazıları sadece Amerika’ya özgü olmayan şeyler olabilir mi?

Amerikan ya da değil, son derece keyifli bir yer burası. Sonradan Wikipedia’dan okuduğum kadarıyla, bu panayır kış aylarında kuruluyormuş. Biraz dolanıp yine fotoğraf çekiyorum. Tripod taşımak bazen çok zor oluyor ve benim istediğimden daha fazla dikkat çekebiliyor ama seviyorum ben gece fotoğrafı çekmeyi.

Birkaç bin kare çektikten sonra biraz üşümeye başladığımı fark edip yürümeye karar veriyorum. Hmm… o tanklar ve türlü ölüm makineleri bu meydandan geçtiğine ve bugüne kadar onları manevra yapıp geri dönerken gösteren bir fotoğrafa denk gelmediğime göre, diğer taraftan da bir çıkış olmalı. Katedralin sağ tarafından yürümeye başlayınca hafif bir yokuştan inmeye başlıyorum. Karşıda her zaman olduğu gibi bir köprü var. Köprüye doğru yürürken saatin 10’a geldiğini görüp otele dönmeye karar veriyorum. Giderken telefonuma yüklediğim bir dizi uygulama vardı ve bunlardan bir kısmı da otelin yerini gösterebiliyorlar bana. Benim tahminlerime göre otelim hafif solda ve karşı kıyıda olmalı ama lanet TripAdvisor sağ tarafta olduğunu söylüyor bana. Yemişim TripAdvisor’u diye düşünerek yürümeye devam ediyorum, köprüye doğru.

Aslında hayatta yaşadıklarımızın bir kısmı şans eseri gerçekleşiyor sanırım. Köprüde bir tuhaflık var zira koca bir köprünün bir tarafı en başından sonuna kadar çiçeklerle dolu. Bu Rusların çiçek merakından bahsedeceğim ilerleyen günlerde ama bu çok abartılı ve normal olmayan bir iş var. Köprünün ortasına doğru bir kalabalık olduğunu görüyor ve o tarafa doğru yürüyorum. Kalabalığın birkaç metre uzağına konuşlanmış ve kendi aralarında sohbet eden ve bir yandan da çevreyi kollayan iki üç polis olduğunu fark ediyorum hemen. Bahsettiğim bu noktaya doğru gittikçe çiçek yoğunluğu da bariz bir şekilde artıyor ve sanki çuvallarla getirmişler de buraya çiçek dökmüşler gibi görünen yığınlar halini alıyor. Yerde yanan bir sürü mum, Rus bayrakları ve birkaç fotoğraf. Çeşitli notlar, türlü türlü yazılar.

Bütün bunların nedenini ancak geri döndükten sonra, biraz araştırınca öğrendim. Kremlin’e beş dakika mesafede öldürülen biriydi bunların nedeni. 27 Şubat akşamı, Kremlin’e ve Putin rejimine en ağır eleştirilerde bulunan, en sıkı Kremlin karşıtı olarak bilinen Boris Nemtsov öldürülmüştü tam da o noktada. Şimdi düşünüyorum da çeşitli ezgiler eşliğinde dolandığım bu meydan, bu köprü, bu binalar… İhtişamlı, soğuk yapılar… Lenin’in mozolesi… Dünya savaşları, Soğuk Savaş dönemi… Rusya gibi bir dünya devinin yönetildiği bu yerde kim bilir neler oldu bugüne kadar. Bu görkemli yapıların kapıları ardında kim ne ilginç konuşmalar, ne ilginç olaylar ya da ne sevinçler ne acılar yaşandı. Düşününce çok ilginç ama belki bir yandan da abartılı. Aynısı Bakanlıklar için de geçerli değil mi?

Hadi len!

Hava soğuk kardeş. Bir yerde fazla durmak ısının iyice düşmesine neden oluyor. Yola koyulmakta fayda var ama önce farklı bir açıdan birkaç katedral fotoğrafı çekmek lazım. İyi kötü fotoğraf çeken biri olarak Melih Başkan’dan bir dileğim var… Şu şehir ışıklarını söndürmek mümkün olabilir mi? Yahu her taraftalar ve etrafa saçtıkları güçlü ışıklar fotoğrafları mahvediyor.

Kremlin duvarlarının diğer tarafından otele dönüp dönemeyeceğimi kestirmeye çalışıyor ama bir süre sonra en kısa yol bildiğin yoldur prensibiyle yeniden Kızıl Meydan’a dönmeye ve geldiğim yolu kullanmaya karar veriyorum. Saat 11’e geliyor ve az önce buz temizliği nedeniyle boş olan pistte bir hareket var. Hemen diğer tarafa dönüp pisti görebileceğim yere geçiyorum. İlk başta karışık şeyler hissetmeme neden olmuştu ama şimdi çok takdir ediyorum bu insanları. Paten kayanlar öyle mutlu görünüyorlar ki anlatamam… Birbirleriyle yarışıyor, kayarken selfilerini çekiyor, dans ediyor ya da düşüp basıyorlar kahkahayı. Hayat var burada ve insanın içine tuhaf bir enerji dolmasına neden oluyor. Dört bir yandaki stantlar arasında gerilmiş kablolardan renk renk ampuller sarkıyor ve her yer ışıl ışıl. Çok ama çok iyi etmişim geldiğime… Arada bir üşüdüm ama kışın gelmek de çok doğru kararmış çünkü yazın olsa bu eğlenceye tanık olamayacaktım.

Saatlerdir ayaktayım. Saatlerdir dolaşıp duruyorum. Saatlerdir fotoğraf çekmekteyim. Ama yeter be! Bu da can. Benim de bir ödüle ihtiyacım var. Sağ olsun bana bir sürü tavsiyede bulunan Sefer’in yüzü beliriyor Kızıl Meydan’ın tepesinde, sisler içinde: “Night Flight! Night Flight!”

Hemen TripAdvisor’umu açıp bana gösterdiği yönde ilerlemeye başlıyorum. Bana gösterdiği, 1,5 – 2 km civarında bir yürüyüş ama yürü yürü bitmiyor be kardeşim. Neyse ki telefonun GPS’i online olmadan da çalışıyor ve yürüdükçe, yavaş yavaş da olsa mesafenin azaldığını görüyorum. Sanırım yanında tripod ile gece kulübüne giden ilk ben olacağım.

Epey bir zaman yürüdükten ve hafiften pestil kıvamına geldikten sonra buluyorum ünlü Night Flight’ı. Saat ilerlemiş olmasına rağmen içeride pek kimse yok ama yine sonradan okuduğum kadarıyla Rusların adeti epey ilerleyen saatlere kadar yemekte takılıp, 12-01 gibi kulüplere geçmekmiş. Neyse, ben şöyle bir bara yerleşip bir bira ısmarlasam toparlayacağım zaten.

Ünlü katedral manzarası eşliğinde buz pateni. Ne keyif!
Night Flight

İçeri bakıyorum. Ciddi bir kırmızı tonu hakim her yerde ve hoş görünüyor açıkçası. Girişte bir banko ve bir de kasa var. Küçük bir kağıt yazmışlar. Giriş, bir içki dakil 1.900 ruble. Yuh! Ulan ben geldiğimde yanımda 1.200 ruble vardı zaten. Yine de çok yorgunum ve söylenesim yok. Dolar kabul ediyorlar mı diye soruyorum, normal kurdan %10 civarında düşük bir kur söylüyorlar. Kredi kartı? I-ıh ama içeriye ATM koymuş çakallar, şuradan çekebilirsiniz diyorlar. Kadına, “Yemezler gülüm!” diyerek atıyorum kendimi dışarıya.

Ne yapsam ne yapsam ne yapsam? Herhalde Kremlin civarında da barlar vardır diyerek başlıyorum aynı yolu gerisingeri yürümeye. Kızıl Meydan’a döndüğümde saat 0.30 civarı. Etraf fena halde boşalmış. Kızlı erkekli dört beş kişilik bir grup görüp, bunlar olsa olsa bara gidiyordur diyerek düşüyorum peşlerine. Bunlar yürüyorlar da yürüyorlar. Kardeşim hadi artık bir yer bulun oturun diye söyleniyorum için için. Sonra saçma sapan bir yere dönüyorlar, ben de takibi bırakıp otelimden uzaklaştığım yönde yürümeye devam ediyorum. Hafiften bir caz melodisi çalınıyor kulağıma. Caddenin sonuna kadar yürümeye, bir yer bulamazsam oteldeki Bud’larıma dönmeye karar veriyorum.

Bir süre sonra müziğin nereden geldiği çıkıyor ortaya. Kremlin’e 300 – 400 metre mesafede, 24 saat açık bir kahve dükkânı burası: Coffee House. İçeride bir iki kişi ve kasanın başında yakın gözlüklerini takmış bir şeyler okuyan bir kadın var ve çok güzel bir müzik çalıyor. O anki koşulları hatırladığımda neden böyle geçti aklımdan bilmiyorum ama kahvenin beni bayacağını düşünerek yürümeye devam ediyor ve bir iki yüz metre sonra, aradığım yeri buluyorum: PaPa’s Bar & Grill.

PaPa's

Kapıda bugüne kadar gördüğüm en suratsız bodyguard var. Nasıl soğuk, nasıl tedirgin edici bir herif anlatamam. Elinde bir fenerle yanıma geliyor ve çantamın içine ışık tutup kontrol ediyor. Sonra hiçbir şey söylemeden kenara çekiliyor ve ben de içeri girebileceğimi anlamış oluyorum. Aşağı indiğimde, epeyce büyük bir yerde olduğumu görüyorum. Müzik 80’ler 90’lar Amerikan şarkıları, zaman zaman daha yeni şeyler. Özetle çok keyifli. Üstelik popomu da bir şeyin üzerine koyabildim sonunda.

Heineken? Olur, dert değil. Yarı İngilizce bilen bir barmen var tezgâhın arkasında. İçerisi çok kalabalık değil ve barda oturan beş altı kişiyiz. Hemen yanımda iki tane güzelce kız var ve göbel bunlara çok fena asılıyor. Seyretmek eğlenceli aslında. Biz erkekler gerçekten salak varlıklarız. Dışarıdan bakınca çok komik hareketleri var… Shaker’ı sallayışı, içkileri bardağa dolduruşu, kızlara yaptığı kıyaklar… Demek ki barda çalıştığım zamanlarda ben de böyle görünüyormuşum…

Neyse detaylarda boğulmayalım (!) Heineken tad vermedi. Koçum şu menüyü uzat hele… Hmm… Ana, yabancı içkiler ucuz burada. Margarita 15 TL gibi bir şey. Eh tamam o hâlde, çek bir Margarita. Oğlan bana, sonra da menüye bakıyor ve “Medium or big?” diye soruyor. Hmm… nasıl ya? Bunun big’i nasıl ki acaba diye düşünerek, temkinli genç kız edasıyla, “Medium, hih hih hi…” diyorum ve oğlan gidiyor. 10 dakka oldu içkimi söyleyeli bir hareket yok… 15? I-ıh. Bu herif kızlara asılırken beni unuttu diye hafiften sinirlenmeye başlarken herif elinde bir pizzayla geliveriyor. Al sana Margarita!

Papa's

Eh, açım da bir yandan, yumuluyorum sıcacık pizzaya. İyi oldu be. Çocuğu çağırıp bir Margarita istiyorum ama bir pizza daha yemek istemediğim için bu sefer özellikle Tekila diye belirtiyorum. Tekila gelene kadar pizza bitiyor ve gerçek Nirvanaya eriveriyorum. Saat 1,5 falan. Bütün gün boyunca oradan oraya koşturdum durdum falan ama değdi. Margarita da sonsuz değil tabii ki… Bir sonrakini değişik bir şey isteyeyim diyerek menüye bakıp Long Island’da karar kılıyorum. Çok havalı sifonları var ve buzları bardağa boca ettikten sonra sifonla dolduruyorlar.

İçkimi söyleyip kısa bir toplantı için bardan ayrılıyorum ve birkaç dakika sonra geri döndüğümde ilginç ve heyecan verici bir sürprizle karşılaşıyorum. Oturduğum yerin önünde dört tane Long Island duruyor. Baba bu ne? Garsona işaret ediyorum, geliyor… “Yahu senin arkadaş beni yanlış anlarım korkarım, ben bir tane istemiştim,” diyorum. Pis pis sırıtıp, “Happy Hour!” diyor. Vay canına… happy hour görmüştüm görmesine de böylesini ilk kez görüyorum. Bir koyup dört alıyorsun… Sonradan web sitelerine baktım, gece bir ile iki arasında bazı kokteyllerde varmış, bire dört olayı. İnsan daha mutlu olabilir mi yahu!

Fakat bitmiyor içki. Gerçi oldukça hafif tahmin edeceğiniz gibi ama yine de dört koca bardak dolusu soğuk içkiden bahsediyorum. İç babam iç, iç babam iç… Zor durumdayım.

Saat üç, üç buçuk gibi çıkıyorum PaPa’s denen bu güzel mekândan. Otele kadar yürümem gereken 2 – 2,5 kilometre gibi bir yol var korkarım. Ayaklarım ağrıyor ve felaket yorgunum ama içim tatlı bir huzurla dolu. Kesinlikle ve kesinlikle sevdim ben bu şehri. Yolda bir de 24 saat açık kebapçı görüyorum. Acaba işkembe çorbası da var mı diye düşünüyorum önce ama sonra Margaritamı hem yediğim hem de içtiğim gelince aklıma, hiç bulaşmadan devam ediyorum yoluma.

Sokaklarında kimsenin kalmadığı bir şehri adımlamaya koyuluyorum, olabildiğince hızlı bir şekilde.

Yürüyorum da yürüyorum… yürüyorum da yürüyorum…

 

    Leave a Reply