Москва / Gün 2 Kısım 1

March 10, 2015

Malum hayat kısa. Boşuna mı demiş büyükler erken kalkan çok yol alır diye? Asla. Boşa harcanacak zaman yok bu ömürde, olmamalı. Her şeyi istediği gibi, gönlünce yaşamalı insan. Ve bir an önce tabii ki.

İşte yukarıda okuduğunuz prensip doğrultusunda erken kalkıp yola koyulmalıyım ben de. E kolay mı, neredeyse tek bir gündüz bulunacağım bu şehirde ve gün yüzüyle görülmesi gereken yerler olduğu da açık.

11 gibi uyanıyorum. Hafif bir sersemlik olsa da üzerimde buna değer. Dün marketten aldığım hamburger ekmeklerinden ikisi duruyor yanılmıyorsam. İki ya da üç dilim de peynir olacaktı dolapta. Kola da olduğuna göre her şey yolunda. Kalkıyor, önce bir duş yapıp hazırlanıyorum. Dün odaya girer girmez kaloriferi kapatmış olmama rağmen içerisi hâlâ sıcak. Hamburger ekmeklerinden birinin içine peynirlerimi tıkıştırıyor, şişeden içtiğim kola eşliğinde güzel bir kahvaltı yapıyorum. Nedense değişik Rus tadlarını deneyeceğim bir kahvaltı arayışım yok hiçbir şekilde. Tuhaftır, şimdi düşününce fark ediyorum ki yemek kısmına tamamen boş vermişim ben bu seyahatte ve değişik bir şeyler tadmayı aramamışım hiç. Neyse, hadi devam.

Kendimi dışarı atar atmaz, dün geldiğimde şans eseri doğru kapıyı bularak açık havaya ulaşabildiğim metro istasyonuna doğru yönleniyorum. Söylemiş miydim daha önce ama sadece 300 ruble gibi bir paraya üç günlük metro bileti almıştım ve istediğim her yere gidebilirim.

Hedefimde Nazım’ın mezarı var. Gelmeden önce internette araştırıp nerede olduğunu öğrenmiştim ama elimdeki biraz kaba bir tarifmiş. Nazım’ı ziyaret etmek istiyorsanız kırmızı hat üzerinde bulunan Vorobyovy Gory istasyonuna gitmeniz gerekiyor. Altmetromap.com adresinde yer alan web sitesinde istasyon isimlerinin nasıl okunduğunu gösteren bir harita bulabilirsiniz ama sakın ola ki bunun gazına gelip anlayabileceğinizi falan sanmayın.

Vorobyovy Gory, benim bulunduğum Kropotkinskaya istasyonuna sadece 4 istasyon mesafede. Doğru yöne giden treni bulmak önemli zira insan gitmek istediği yerin tam ters istikametine doğru gitmek istemiyor. Metro kartımı okutup geçiyorum ama sonra oradaki görevliye sormaya karar verip geri dönmeyi deniyorum. Bu arada, bizim turnikelere benziyor buradaki turnikeler ama içinden geçerken çevirdiğiniz ve iki kişinin geçmesini engelleyen metal parçayı unutmuşlar. Geri dönme fikri akla duhul olunca ters yöne doğru yürüyorum kapının içinden. Anaaaammmm! Yahu bu zımbırtının içinde başka metaller varmış ve yapmamanız gereken bir şey yaptığınızda sizi yakalıyorlarmış. Kısacası Moskova metrosu beni kısıyor. Saçma… Zalimce… İnsanlık dışı… Bacağım acıdı yahu.

Dizimle ayak bileğim arasından kıstırılmış olmanın verdiği hafif sızı ve anaaammmm diye bağırdığım sırada kırılan onurumun verdiği hafif can sıkıntısı içerisinde biniyorum trene. Daha önce de bahsetmiştim, buraya gelirken çok güzel insanlarla karşılaşmayı bekliyor ve portre çekeceğimi düşünüyordum. Şu ana kadar hiç fırsat olmadı ama trende karşımda oturan Rus hanımefendi şu ana kadar karşılaştığım en ciddi aday. Sonradan fark ediyorum ki o sırada kullandığım hat Moskova Devlet Üniversitesine gidenlerin kullandığı hat ve vagondaki insanlar daha öncekilere göre daha genç.

Vorobyovy Gory’de inip yüzeye çıkıyorum kolayca. Ne tarafa gideceğim konusunda bir fikrim yok ama hava çok güzel ve merkezdeki turist cazibesi bölgesinin dışında bir şeyler yapıyor olmak ve halkla daha yakın bulunmak keyifli. Yine şans eseri doğru bir tahminde bulunup, metro istasyonuna arkam dönükken sağa doğru yürümeye başlıyorum. Bir beş yüz altı yüz metre kadar yürüdükten sonra mezarlık ve hemen yanında bulunan Novodevichy Manastırı’nın kuleleri görünmeye başlıyor.

Işıklardan karşıya geçip manastırın bahçesine giriyorum. Gerçekten de çok huzurlu bir yer burası. Bir süre dolanıp duruyorum manasızca. Nazım’ın mezarının nasıl göründüğünü biliyorum ama mezarlardan hiçbiri benzemiyor işte. Bir tabela var ve üzerinde de rakamlar ve isimler yer alıyor. Derin mevzuları kolay kavrayabilen biri olmamama rağmen bunun nerede kimin mezarının bulunduğunu gösterdiğini kavrıyorum hemen ama üzerindeki tuhaf harflere bakarak herhangi bir ismi anlamanın imkânı yok.

Kapıda bir görevli var, yanına gidip İngilizce bilip bilmediğini soruyorum, tabii ki bilmiyor. Ama sanırım şansım yine yaver gidiyor çünkü adama Nazım Hikmet der demez gülümseyip bana Nazım’ın hemen arkadaki mezarlıkta bulunduğunu söylüyor.

Girdiğim kapıdan çıkıyor ve yol boyunca ilerlemeye devam ediyorum, benim aradığım mezarlık 500 metre kadar ileride. Az önce geçtiğim ışıklardan sonra yürümeye devam edip manastırın kapısından girmiştim ama manastıra hiç girmeden duvar boyunca sola doğru yürümem lazımmış.

Novodevichy Mezarlığını bulup giriyorum içeri. Aslı’nın söylediğine göre eskiden buraya böyle elini kolunu sallayarak giremezmiş insan ama şimdi serbest. Aynı sorun burada da var. Kim nerede nasıl belli değil. Manastırın bahçesi de hemen arkasındaki mezarlık da prestijli ve Rusya için önemli olan kişilerin yattığı yerler. Tabii ki ben hangisi hangisi hâlâ bilmiyorum ama burada Gogol, Chekhov, Sergey Ilyushin, Sergei Prokofiev ya da Boris Yeltsin gibi isimler yatıyor.

Uzatmayayım, Nazım’ın mezarını buluyorum ama içimde hüzünden çok sevinç var. Buldum yahu! Bir süre ortalıkta dolanıp duruyorum, oradan alıp ben getirmişim gibi yapacağım çiçeği mezarın başına bırakırmış gibi yaparken fotoğrafımı çekecek birilerini bulmaya çalışarak. İlk seslendiklerimden bir ikisi duymamış gibi yaparak uzaklaşıyorlar ama burası çok huzurlu bir yer olduğu için peşlerinden böğürüp tadımızı kaçırmak istemiyorum. Neyse en sonunda bir kadından rica ediyorum ve fotoğraflarımı çekiyor.

Burada işim bitti artık. Hızlı şehir gezen biri olarak belli bir miktardan daha uzun kalmamalıyım bir noktada. Acaba şimdi ne yapsam diye düşünerek geldiğim metro istasyonuna dönüyorum. O sırada aklıma bir fikir geliyor; neden gidip şunların üniversitesine bir bakmıyorum ki?

İstasyona dönüyor, bir istasyon daha gidip yine yüzeye çıkıyorum. Beş yüz altı yüz, belki de bir kilometre civarı yeni bir yürüyüş var önümde. Işıklarda beklerken bir kıza soruyorum ve ilk kez İngilizce konuşan biriyle karşılaştığımı fark ediyorum. Kız bana tarif ediyor, teşekkür edip yürümeye koyuluyorum. Bu arada, yaklaşık bir saat sonra Facebook’tan tanıdığım ve yazdığım tek bir mesajın ardından büyük kibarlık gösterip halimi hatırımı soran bir fotoğrafçı arkadaşımla, Aktuğ’la buluşacağım. Zamanım yetecek mi bilmiyorum ama en azından bir iki fotoğraf çekecek kadar zaman olur diye düşünerek başlıyorum yürümeye. Kardeşim yürü Allah yürü, yürü Allah yürü bitmiyor yol. Üniversite falan yok ortalarda. Tam yanlış geldiğimi düşünmeye başladığım sırada okulun kulesi çarpıyor gözüme. Hadi tabana kuvvet. Hâlâ geç kalmayabilirim belki.

Üniversitenin bahçesinde bir iki fotoğraf çekiyor, hatta bir kızın fotoğraflarını çeken bir adamın modelinden otlanıyorum biraz. Vakit iyice daraldı ve daha yakına gitme şansım yok. İyice açtığım pergellerime tam güç verip daha hızlı yürüyorum.

Aktuğ ile buluşmak için şehrin ta diğer ucuna gitmeliyim ve telefonumdaki dandik metro uygulaması bu yolun 1 saat civarında tutacağını söylüyor; tabii doğru noktalarda doğru trenlere binmeyi becerebilirsem.

Uzun lafın kısası, uzun bir yolculuğun ardından Aktuğ ile buluşacağım Войковская istasyonuna ulaşıyor, azıcık yürüdükten sonra bizimkilerin inşa ettiğini öğrendiğim Metropolis alışveriş merkezine varıyorum. Burası aynı buradaki alışveriş merkezleri gibi; sanki döndüm dolandım, dere tepe düz gittim, en sonunda bir de baktım ki bir arpa boyu yol geldim. Buranın farkı, içeride bira da satılıyor oluşu.

Aktuğ ile güzel güzel sohbet ediyoruz. Ne de olsa bir sürü ortak noktamız var; fotoğraf, havacılık sevgisi. Bir süredir hiç Türkçe ve hiç İngilizce konuşmamış biri olarak tanıdık kelimeler ve harfler işitmek çok keyif veriyor bana. Aktuğ da çok misafirperver; Facebook’taki bir tanıdığın yeni bir arkadaşa dönüşmesinden keyifli ne olabilir?

Aktuğ’dan ayrıldıktan sonra, ne yapsam şimdi diye düşünmeye başlıyorum. Hemen aklıma Bolşoy geliyor ve telefondaki türlü offline uygulamalar yardımıyla kendime yeni rotayı çiziyorum. Önce Lenin Kütüphanesi’nin oraya gideceğim, biraz yürüyünce Bolşoy’a varacak sonra da turistik eşya satan bir sürü mağazanın bulunduğu ve Aktuğ’un yerini güzelce tarif ettiği Arbatskaya Caddesi’ne gidip hediye işlerini halledeceğim.

Kısa bir yolculuğun ardından Bolşoy’a yakın bir istasyonda metrodan iniyorum. Karşıya geçmek için alt geçit arayarak ve duruma söylenerek geçen kısa bir zaman diliminin ardından binanın önünde oturup bi cigara tüttürüyor ve sonra da Arbatskaya’ya doğru yürümeye koyuluyorum. “Akıllı” cihazın bana gösterdiği mesafeye ve ilerleme hızıma bakarak aradaki mesafeyi yine yer altından geçmeye karar veriyorum “akılsızca” bir kararla.

Allahım bu metro bazı yerlerde tam bir kabus. İki üç istasyonun elinde oyuncak olmuş durumdayım ve yüzeye çıkmayı beceremiyorum. Bir istasyonda trenden iniyor birilerine soruyor, yanlış yerde olduğumu öğrenip diğerine gitmeye çalışıyorum ve bu döngü birkaç kez tekrarlıyor kendini. Telefondaki “dostlarım” da bana yardımcı olmuyorlar zira aynı noktadaki birkaç istasyonun renklerine göre farklı isimleri var ve telefondaki dandik uygulama, durumu trenlerdeki haritalar kadar anlaşılır şekilde anlatmıyor. Tam da bu koşuşturmacanın orta yerinde ve tere karışmış bir durumdayken Derin arıyor. Birkaç bin kilometre öteden konuşunca her şey çok kolay. Bana verdiği tavsiye açık: Hep yukarıya doğru gidersen dışarı çıkarsın!

Bu prensip doğrultusunda hareket ederek yüzeyi buluyorum en sonunda. Tam da Lenin Kütüphanesi’nin önündeyim. Birkaç kare fotoğraf, sonra yine tabana kuvvet. Yorulmamak için metroya binme kararım neredeyse tüm gücümün tükenmesine neden oldu ne yazık ki ama kırk yılda bir gelmişim, vazgeçecek değilim.

Akşam olmak üzere ve neredeyse batacak güneş ve sonunda Arbatskaya’yı bulmuş durumdayım. Derin efendiye tişört alıyorum bir iki mağaza dolaştıktan sonra ama o arada tekrar konuşuyoruz ve adamın kalpak istediği çıkıyor ortaya. Zavallı ve yorgunluktan çökmek üzere olan bacaklarıma yeni bir güç geliyor ve Arbatskaya Caddesi’ni bir ucundan diğerine iki üç kez geçiyorum. Genel prensip şu: Bir mağazaya girdiğinizde, size önerilen paranın yarısını teklif etmelisiniz. İçinde 9000 rublelik etiket olan bir kalpağı 5000 rubleye kadar düşürüyorum ama başka yerde daha iyisini bulma ümidi yok mu…

Bir de burada ilginç bir durum var: Dükkânlardaki satıcı kızların büyük kısmı Türkçe anlıyor. Nasıl ki İtalya’da bu tür dükkânların büyük kısmında Çinliler çalışıyorsa, burada da Asya Türkleri iş başındalar.

Bu uzun yürüyüşler çok yordu beni. Ayaklarımın ağrısı bir başka da –ki ben ayağımın altında yara varmış gibi hissediyorum– ben ayrıca genel bir yorgunluk hâli içerisindeyim. Bir an önce otele gitmek için yola düşüyorum tekrar. Artık nasıl yorulduysam gelirken ziyaret etmeyi çok istediğim Hard Rock Cafe’yi fark etmiyorum bile. Haritadan gördüğüm kadarıyla önünden geçmişim. Bu arada, Arbatskaya’da yürürken gördüğüm %100 Amerikan tarzı “diner” da beni dumura uğratıyor. Aslı, eskiden de var mıydı bunlar?

Artık bir klasik oldu. Yerin altına… Kaybol… Yolunu bul… Çık… İn… Yine yola düş.

Otele bir atsam ben kendimi, biliyorum yapacağımı. Kropotkinskaya’ya geliyorum en sonunda ama dün akşamki gibi şanslı değilim bu sefer. Ters taraftan çıkıp kendimi bambaşka bir yerde buluveriyorum. Birileri yardım ediyor, yolu bir şekilde bulup otele varıyor ve hemen duşa giriyorum.

Durmak yok yola devam gençler. Bu akşam önce metro istasyonlarını dolaşacak, internette gördüğüm Kremlin fotoğraflarından çekecek, Papa’s’ın “happiest hour”unu yakalayacak ve Bolşoy’u tekrar ziyaret edeceğim. Beni bekleyen uzun bir gece olduğuna hiç şüphe yok.

Bakalım yetecek mi hepsine gücüm.

    Leave a Reply